28 Kasım 2011 Pazartesi

Crazy Clown Time



2006 yılında çektiği 'İnland Empire' dan sonra, çektiği birkaç kısa metraj haricinde sinemaya sırt çeviren 'farklı işlerin adamı' David Lynch, bir süredir yüzünü müziğe dönmüş durumda. İlk önce 2009'da piyasaya salınan Danger Mouse&Sparklehorse albümü 'Dark Night Of The Soul' da karşımıza çıkmıştı kendisi. Bu albümde ise, söz ve müziklerin tamamı olmak üzere herşey kendisine ait. Çektiği çoğu filme benzer şekilde, yaptığı bu albümde tüketilmesi zor bir iş olmuş diyebiliriz. Albümün soundu için elektro, triphop ve country karışımı desem, bilemiyorum bu doğru olur mu? Hakikaten 'bir garip adam' bu herif. Müzikte de kendine has bir sound oluşturmayı becerebilmiş ve o tuhaf dünyasının ruhunu bu ürününe de yansıtabilmeyi başarmış. Şahsım için, birkaç parça haricinde devamlı dinleyebileceğim bir albüm olmasa da gayet 'olmuş' bir iş 'Crazy Clown Time'.
                             
   İşin içinde 'Lynch'  olunca şarkılar için çekilecek videolarda ayrı bir beklenti yaratıyor tabi..
                                                            

27 Kasım 2011 Pazar

Melancholia


   Bir önceki filmi 'Antichrist' ile dogmadan tamamen sıyrıldığını gördüğümüz Lars von Trier bu 'melankolik' filmiylede aynı yolda ilerlemeye devam adiyor. Evet, belki gene dogmanın olmazsa olmazı el kamerası yoğun bir şekilde kullanılmış. Fakat genede karşımızda duran şey, bir dogma filmine göre çok stilize ve cilalı bir yapım. Peki içi dolu mu? Kesinlikle hayır! İçerisinde görsel olarak birkaç etkileyici an barındırsa da, çok kof kalmış, altında herhangi dolu bir metin barındırmayan, sıkıcı bir film 'Melancholia'.
   Justine ve Claire adında birbirine pek benzemeyen (fiziksel olarak ta birbirine benzemeyen iki oyuncu seçilerek bu görsel olarak kodlanmış) iki kız kardeşin 'melankolik' iç dünyalarını aktarıyor bize film. Benim için, bünyelerinde hiçbir ilgi çekici unsur barındırmayan bu iki karakteri izlemek zor bir deneyim oldu diyebilirim. Filmde ki karakterler için dünyaya yaklaşmakta olan gezegen ne kadar can sıkıcıysa, bu iki kadın da benim için aynı sorunu teşkil etti film boyunca. 'Melancholia' dünyanın üzerine doğru gelirken, onlar da benim üstüme doğru geliyorlardı sanki! Bir önceki filminde olduğu gibi kadınlar gene nefret objesi yönetmen için. Erkek, anlayışlı, sevecen ve cömert iken; kadın ne istediğini bilmeyen, bencil ve daha bir çok sorunu bünyesinde bulunduran bir valık. İnsan merak ediyor... Hangi kadın yada kadınlar, ne yaptı da bu adama; Breaking The Waves'te Bess gibi bir karakteri yazan adam, Antichrist ve Melancholia'yı çekecek noktaya geldi?
   İşin magazinsel olan bu yönünü bırakıp filme dönersek, gene edebiyat ve sanat tarihinden yoğun şekilde beslendiği belli yönetmenin. Justine'i yaratırken, Shakespeare'in Ophelia'sı varmış belli ki aklında. Ee, nede olsa melankolinin ağababası diyebileceğimiz bir karakter 'Ophelia'. Ondan ilham alması hiç te garip değil. Yukarıda gözüktüğü gibi afişte de kullanılan kare, John Everett Milliais'ın 1852 tarihli 'Ophelia' adlı tablosundan esinlenilmiş. Aynı tabloyu filmin içinde, Claire'ın, John'un intihar ettiğini anladığı sahnede arka planda kalan bir kitabın içinde de görüyoruz. Ama dediğim gibi içi boş tüm bu numaraların. 'Antichrist' en azından izleyicisine bir takım duyguları aktarabilmeyi başarıyordu. Burada o tarz bir başarıdan da söz edemiyoruz. Kendisine tavsiyem bir an önce silkinip kendine gelmesi ve bu 'melankolik' yoldan ayrılması.
                                                                
 ''Üzerimize koca bir gezegen yollayıp hepimizi öldürsen bile, kendi içinde bir takım şeyleri aşmayı başaramadıktan sonra sana huzur yok 'Lars' kardeş.''


Canopy Shade

İnsanın içini garip bir hüzünle doldururken, dışını kıpır kıpır kıpraştıran Trophy Wife güzellemesi..

26 Kasım 2011 Cumartesi

I'm Here




   2010 yapımı bu harika Spike Jonze yapımı kısa metrajla tanışmak daha yeni nasip oldu. Oldukça basit bir senaryonun yaratıcı bir beyinin ellerinde ne kadar etkileyici olabileceğinin mükemmel bir örneği olan film, insanların arasında yaşayan robotların bulunduğu fantazi bir dünyada geçiyor.  Sheldon adında yalnız ve kendi halinde takılan, çekingen bir erkek robotun, 'kırık' ama sevimli bir dişi robot olan Francesca'ya aşık olma ve ilişki süreçlerini anlatan filmde, asıl işlenen şey karşılıksız fedakarlık gösterebilme erdemi. Ama gerçekte var mı ki böyle birşey? Sheldon kendinden o kadar çok şey verdikten ve eksildikten sonra acaba Francesca onu sevmeye devam edebilecek mi ki? ( Benim gibi ingilizcesi yetersiz olanlar filmi ve altyazısını internette rahatlıkla bulabilirler.)


25 Kasım 2011 Cuma

The Tree Of Life



   Terrence Malick; gerek felsefe öğrenimini ,tez danışmanıyla Heidegger hakkında ters düşüp yarıda bırakmasıyla, gerek 70'lerde gişe olarak olmasada eleştirmenler nezdinde ortalığı birbirine katan iki film çektikten sonra 20 yıl sürecek bir inzavaya çekilmesi ve tek bir röportajının bile olmaması sebebiyle sinema dünyasının Salinger'ı olarak adledilmiş, etrafında ufak çaplı mitler oluşturulmuş, gerçek anlamda şahsına münhasır denebilecek bir kişilik ve sanatçı. Filmlerinin hiçbirinin ana akım sinemayla uzaktan yakından alakası yok.

   'Tree of Life' ise sanatçının kendi filmografisinde bile çok farklı duran bir yapıt. Orta sınıf Abd'li bir aileyi merkezine koyduğu filminde, insanlık var olduğundan beri süregelen en büyük soru olan varoluş sorununa kendince cevap arıyor. Cevap arıyor demekten ziyade bu konu üstüne düşünüyor demek daha doğru olur sanırım. Çoğu yönetmen düşüncelerini filme aktarır, aralarından bazı özel olanları ise 'film' yaparak düşünürler. Terrence Malick'te sayıları pek fazla olmayan bu yönetmenlerden biri. Kendisinin felsefe geçmişi, etkisini tüm filmlerinde gösterir. Tree of Life'ta ise bu durum en uç nokta da sanki. Tam da bu sebepten, fragmanının yarattığı beklentiyi karşılamadı insanlarda. Ama ne bekliyorlardı ki? Fragmanda birkaç dinazor görüntüsü gördü diye,'a steven spielberg production' bekleyenlerin kendi hatası bu.Gerçi filmin Cannes'ta, seçkin bir izleyici topluluğuna yapılan ilk gösteriminden sonra da, bir kısım seyirci tarafından yuhalandığını basından biliyoruz. Bunun sebebi de filmin biraz didaktik (belki birazdan da fazla) olması sanırım. Söyledikleri sizin içinize işlemiyorsa eğer, çok itici bulabilirsiniz tavrını. Ama eğer ucundan kıyısından yakalarsa da, üzerinizde çok büyük etki yaratabilecek kudrette bir yapıt. Görselliği üstüne ne söylersem söyleyeyim klişe kalacakmış gibi geliyor. O yüzden nasıl tasvir edeceğimi bilemiyorum açıkçası. O görüntüleri, o müzikler eşliğinde izlemek terapi etkisi yaratıyor insanın bünyesinde. Oyunculuklar içinde ayrı bir parantez açmak lazım. Çocuk oyuncuların hepsi mükemmele yakınken, özellikle Jack'in çocukluğunu oynayan Hunter McCraken olayı 'aşmış' denebilecek boyuta getirmiş. Daha etkili çocuk oyuncu performansı gördüm mü bilmiyorum yada şu an için hatırlamıyorum. Brad Pitt her zaman ki oyununu sergilerken, başka harikalar yaratan biri de Jessica Chastain adlı kızıl.


     Kubrick, 2001: A Space Odyssey'in ilk gösterimini gerçekleştirdiğinde filmden çıkan bazı insanlar birbirlerine bunun 'ne bok' hakkında olduğunu sormuşlardı. ' Tree of Life' ta ilerleyen zamanla birlikte o filmin ulaştığı mertebeye yükselir mi bilemem. Ama benim için çoktan onun yanında ki yerini almış durumda.
Son olarak, şu 'inayet ve doğa' olayı için bir kaç kelam etmek gerekirse; Malick, filminde inayeti 'anne', doğayıda 'baba' olarak karşımıza çıkarmış. Gerçek hayatın kendisinde de durum böyle değilmidir zaten? Kadınlar karşılaştıkları olayları sindirip özümsemekte pek zorlanmazken; erkekler ise içgüdüsel davranıp, (belki de doğaları gereği) karşı koyuş veya saldırganlaşma yoluna gidiyorlar sanki. Sonuçta tıpkı Jack'in içinde olduğu gibi bizim içimizde de devamlı mücadele halindeler.


İlk Post Sorunsalı

Bu blogda yayınlanacak her post, bir karganın 'gak' lamasından daha fazlası değildir. Herhangi bir iddaası yada amacı olmayıp, 'bir meşgalemiz olsun' denilerek atılmış bir adımdır sadece...